Çevre ve Kent Hakkı Paneli yapıldı
Sakarya Barosu Çevre Kent ve İmar Hukuku Komisyonu tarafından Baro Hizmet Binası Konferans Salonunda “Günümüz Türkiye’sinde Çevre ve Kent Hakkı” konulu panel düzenlendi.
Panele Sakarya Kültürel ve Doğal Kaynakları Koruma Derneği Başkanı Osman ZOR ve yönetim kurulu üyeleride destek verdi
Sakarya Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Mahnaz Gümrükçüoğlu”Aslında çevreyi korumak demek kendimizi korumak demek olduğunu anlayamadık ne yazık ki. Bu nedenle hayatımızın mal olduğu bu önemli şeyi sürekli olarak yanlış kullanıyoruz ve kirletiyoruz. Bu üç şey hava, su, toprak, bunlar olmadan yaşama şansımız yok ama biz, bunları bir miras yedi mantığıyla har vurup harman savurmaya ve kirletmeye devam ediyoruz ne yazık ki”
Panele, Sakarya Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Mahnaz Gümrükçüoğlu, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şb. Gnl. Sekreteri Yüksek Mimar Mücella Yapıcı, Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Üyesi Av. Can Atalay konuşmacı olarak katıldı
“Çevre ve Kent Hakkı”, “Kentsel Dönüşüm ve İmar Uygulamaları Kapsamında Kent Hakkına Yapılan Müdahaleler”, “Emsal Yargı Kararları ve Örnekler” başlıkları altında düzenlenen panele katılanlar için serbest kürsü fırsatı verildi.
Sakarya Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Mahnaz Gümrükçüoğlu, “Toprak insan varlığının yegâne yaşam alanı.
Dünya üzerindeki topraklar bütün insanlığın ortak malıdır. Aile, kabile, ulus ve devletlerin böldüğü- parçaladığı topraklarda her insanın hakkı vardır. Dünya üzerindeki topraklar sınırlar içine hapsedilerek bir grup veya devlete hasredilemez. Hangi sınır ilçe, il ve ülkeleri birbirinden ayırabilir. Dünyada ülkeler, kıtalar arası çizilen sınırların, tanımlamaların hiçbir değeri yoktur. O değer sadece topraklar üzerinde mülkiyet hakkı iddiasında bulunarak sanal sınırlar koymaktadırlar. Ülkeler arasına duvar örenler, elektronik gözetleme kulelerinden kontrol edenler, sınırlara mayın döşeyenler, askeri sınırlara dikenler hangi ayrımı yapmaya çalışıyorlar? Dünya tüm insanlık için ortak yaşam alanıdır.
Su kaynakları şirketlerin elinde toplanarak insanlığın istifadesinden alıkonulmaktadır. Akan en küçük su damarı işgal altındadır. İnsanlardan, topraktan, hayvanlardan ve bitkilerden çalınmaktadır. Büyük HES hırsızları iş başındadır. Gece yarısı değil güpegündüz insanlığın ortak malına göz dikmektedirler.
Şişelenen sular ile hem varlığın normal akışına müdahale edilmektedir. Her kaynak başına kondurulan fabrikalar o bölgede ne kadar su kaynağı varsa hepsini legal veya illegal yollardan elde etmeye çalışmaktadır. Arzın değişmeyen ortak malı ancak ücret mukabili şirketlerden satın alınabilecektir. Halka ise kirlettikleri nehirlerin, göllerin ve denizlerin suyunu bırakmaktadırlar.
Ulusal veya uluslar arası şirketler dağ, ova demeden her yeri ipotek altına alarak kullanım mülkiyeti oluşturmaktadır. Giderek azalan kaynaklar ve artan nüfusla birlikte sular ancak belli kesimlerin kullandıkları maddeye dönüşmektedir. Şişelere doldurulan sular doğadan ve insanlıktan esirgenmektedir. En çok kar payının olduğu satış alanı olarak ortak mülkten büyük sermaye hırsızları yine işini bilmekte, menfaatlerini genişletmektedirler.
Sular kirletilmektedir. Deniz, göl, nehir ve ne kadar su kaynağı varsa zenginlik ve hükmetme hırsı gözünü bürümüş insanlar tarafından kirletilmektedir. Ceplerine girecek kar oranlarını insanlığın var oluşuna tercih edilmektedir. Bütün uyarılara ve aşikar tehditlere rağmen şirketler suları kirletmeye devam etmektedirler. Pervasızca, hiçbir suçluluk hissetmeden, sorumluluk üstlenmeden sular kirletiliyor.
Şehirlere kırsal kesimden göç ile gelen hızlı nüfus artışından doğan konut ihtiyacı ise, alt yapısız ve plansız yapılaşmayı doğurmakta, çevre sorunu yaratmaktadır. Hızlı ve yanlış kentleşme beraberinde kanalizasyon ve içme suyu sisteminin sorununu da birlikte getirmektedir.Kentleşmeye bağlı olarak çıkan çeşitli sorunlardan biri de, doğal ortamlar üzerinde baskının artmasıdır. Doğal ortamlar üzerindeki baskı, gerek doğal alanların yapılarla örtülmesi, gerekse ortam kirlenmesinin zararlı etkilerine bağlı olarak ortaya çıkmakta ve dolayısı ile giderek yoğunluk kazanan yapay bir yaşama ortamının oluşmasına yol açmaktadır. Oysa insan, soluduğu hava, içtiği su, aldığı hayvansal ve bitkisel besinlerle doğaya bağlı bir varlıktır. Bu bakımdan, diğer canlılar gibi doğa ile dengeli bir etkileşim içerisinde olması gerekmektedir. İnsan yaşama ortamını kendi istekleri yönünde değiştirirken, doğadan kopmamaya ve doğa ile karşılıklı ilişkilerinin sınırını korumaya özen göstermek zorundadır.
Doğal ortamlar içinde ormanlar, çeşitli işlevleri yanında insanların beden ve ruh sağlığı üzerinde olumlu etkiler yapmaları sebebiyle büyük öneme sahiptir.Ekolojik sistemlerin korunması ve işlevlerini sürdürebilmeside büyük ölçüde ormanlara bağımlı olarak gerçekleşmektedir.
Aslında çevreyi korumak demek kendimizi korumak demek olduğunu anlayamadık ne yazık ki. Bu nedenle hayatımızın mal olduğu bu önemli şeyi sürekli olarak yanlış kullanıyoruz ve kirletiyoruz. Bu üç şey hava su toprak bunlar olmadan yaşama şansımız yok ama biz bunları bir miras yedi mantığıyla har vurup harman savurmaya ve kirletmeye devam ediyoruz ne yazık ki. Kendi çevremizden başlıyoruz buna önce kendi çevremizi kirletiyoruz zaten herkes kendi çevresini kirlettiği zaman global olarak her şeyi kirletmiş oluyoruz ve herkese sorarsanız tek tek sorduğunuz zaman ister iş sahibi olarak ister bireysel olarak sorduğunuz zaman kimse suçlu değil kimse suçu üstüne almıyor herkes her şeyi doğru yaptığını iddia ediyor.. Hemen şöyle bir cevap vereyim izninizle hepimiz sanayi ürünlerini kullanıyoruz, teknolojiyi geri getiremeyiz ileri götürmemiz lazım tabi ki bunları geliştirmemiz lazım mesele neyi nerede yapacağımız ne uğruna neyi kaybedeceğimiz iki sorunun cevabı; yer seçimini doğru yaptığımız sürece her şeyi her yerde yapabiliriz ve tabi ki doğanın bütün kurallarına uyduğumuz sürece tabi ki sanayi tesislerini de kuracağız ama burada değil. Gıda güvenliğini kim koruyacak? Çocuklarımıza makine yediremeyeceğimize göre bu ülkedeki gıda güvenliğini korumak için ve de ekmek kimin elindeyse onun önünde eğilmemek için ovalarımızı da, tarımı da, gıdayı da, ve de çevremizi toptan korumamız gerekiyor” dedi.
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Mücellâ Yapıcı” Kapitalizmin 1970’lerden itibaren içine girdiği krizlere çözüm bulabilmek adına tüm dünyada kendisini yeniden yapılandırdığı ve dünya ölçeğinde kurduğu egemenliğini neo liberal politikalar eşliğinde sürdürmeye çalıştığı süreç; özellikle gelişmekte olan ülkelerin sosyal ve ekonomik politikalarını belirlediği gibi “Kentleşme” süreçlerini de etkilemiştir…
Bu süreçte kentler küresel ekonominin en kârlı alanlarından birisi olan servis sektörünün mekanları haline getirilmiş ve bu hizmetlerin sunumuma insan ve sermaye çekmek üzere kentlerin bütün olanaklarının seferber edilmesi öngörülmüştür.
Bütün bu gelişmelerin sonucunda gelişmiş veya gelişmemiş ülke kentlerinin tek bir ortak kaderi olmuştur. Sanayisizleşme olarak ta adlandırılan bu süreç sonucunda üretimin örgütlendiği mekanlardan tüketimin örgütlendiği mekanlara dönüşmek.
Bu süreç, gelişmiş ülkelerin kentleri ve az gelişmiş ülke kentlerini farklı biçimlerde etkilemiştir.Bu gün çok farklı bir biçimde yaşadığımız kentsel yenileme olgusu gelişmiş sanayi kentlerinde kent dışına taşınan sanayi tesislerinin ve işgücünün boşalttığı merkezi alanların yenilenmesi biçiminde 1960’larda konu edilmeye başlamıştır. Aynı tarihlerde geleneksel rasyonel planlama da eleştirilmeye başlanmıştır.
1980’lerden itibaren ekonomi politik ve sosyal çevredeki dönüşümlerle birlikte planlamanın işlevi ve ideolojisi değişmiş, stratejik mekansal planlama yaklaşımı ortaya çıkmıştır. Dünya ekonomisinin 1970’lerde içine girdiği kriz, neo-liberal politikaların artan hakimiyeti ve buna paralel olarak dünya ekonomisinin organizasyonundaki dönüşümler, kamu sektöründe kaynakların kısıtlanması ve özel sektörün etkinliğini arttırmaya yönelik politikalar, planlamanın yeni bir ekonomi-politik çerçevede tanımlanmasını beraberinde getirmiştir.
1980’li yıllarda, bir çok ülkede geleneksel planlama yaklaşımı terk edilmiş, yerine esnek, kısa vadeli, parçacı, piyasa ve politik baskılara kolayca adapte olabilen, proje-temelli ve kompleks sonuçlar doğuran bir yaklaşım hakim olmuştur. 1980’li yıllarda yaşanan proje temelli yaklaşımlar, 1990’larda yerini stratejik planlamanın eylem odaklı ve misyon ve vizyon çerçevesinde hareket eden anlayışına bırakmıştır.
Dr. Ebru Firidin Özgür
Çevre sorunlarının tartışılması sonucu 1980’li yıllarda çok popüler olan SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK kavramı da katılmıştır. Dünyada Sürdürülebilir kalkınma üzerinde tartışmalar yoğunlaşırken, Türkiye’de Sürdürülebilir kent ve turizm konusu ön plana cıkmış, özellikle turizm sürdürülebilir çevre için en uygun kullanım olarak algılanmıştır.
Bütün bu gelişmelerin sonucunda “sürdürülebilirlik” kavramı yeryüzü tarihinde eşi görülmemiş ekolojik, ekonomik,sosyal ve kültürel krizlerle başa çıkmaya çalışan sistem için kurtarıcı olduğu olduğu düşünülen bir başlık olarak ön plana geçmiştir.
Ancak bugün krizleri içinde yaşadığımız kapitalist sistemde ortaya atılan sürdürülebilirlik politikaları; toplumsal eşitlik ve adaleti sağlamak konusunda son derece yetersiz kaldığı gibi ekonomik çıkarlar adına doğal kaynakların kullanılmasından da vazgeçmemiştir.
ORTAYA SÜRDÜRÜLMESİ ÇOK ZOR YOKSULLUK VE YOKSUNLUK TABLOSU ÇIKMIŞTIR…
Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu- “Dünya Nüfusunun Durumu 2007” raporunda 2008 yılından itibaren insanlık tarihinde ilk kez dünya nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan
3 milyar kişinin
kentlerde yaşamaya başlayacağı;
Bu rakamın 2030 yılında 5 milyara kadar yükseleceği, gelişmekte olan ülkelerin şehir ve kasabalarındaki nüfusun iki katına çıkacağı ve bu yeni mega kentlilerin büyük bir çoğunluğunun yoksul olacağı belirtilmektedir.
Kentler ve sorunları hızla benzeşmeye başlamıştır…kentler, devasa kent ağları, koridorları yaratıyor, metropoller birleşiyor.
21. yüzyılın en büyük kentlerinde işgücünün yeniden üretiminin kent çevresindeki alanlarda yoğunlaşması bekleniyor.
Köyler kentlerle kuşatılıyor; kasabalar büyük kent haline geliyor.
Neyin kentsel, neyin kırsal olduğu belirsizleşiyor.
Bu gelişmeler sonucu; Küresel ekonomiye başarılı bir eklemlenme için
temel politika küresel ölçekte yarışmacı kentlerin yaratılmasını öneren;
(Dünya Bankası 1999b)
(Dünya Bankası, 2002, s.1).
“Düşük gelirli ülkelerin küresel pazarlara mamul mallar ve hizmetler üreterek dahil olmasıyla, fakir insanlar kırsal alandaki fakirliğe mahkum olmaktan kurtulacak ve şehirlerde daha iyi işlere sahip olacaklardır”
Kamu Kaynaklarının Özelleştirilmesi
Emlak eksenli gelişme
Dünya hiyerarşisinde yer kapma;
Markalaşma söylemleri eşliğinde
büyük kentsel projeler
Mekansal odaklı yerelleşme
Bu nedenle..
Bütün şehirler markalaşmaya çalışmakta ve atraksiyonel projelerden medet ummaktadırlar.
Yabancı yatırımları çekmek amacıyla ün sahibi olmak için uluslararası bazı organizasyonları kapmak için yarışmaktadırlar
(EXPO, Olimpiyat Oyunları, Fuarlar Dünya Kültür Başkentliği,Formula ..)
Bu konulara uygun olarak kentlerini düzenlemekte..
Yeni kentsel simgeler yaratılmakta
Çok sayıda yabancı yatırımcı ve turisti çekmeye yönelik yatırımlara öncelik vermekteler
Dünyanın ünlü star mimarlarının tasarladığı simgesel ve/veya fark yaratıcı mimari ve kentsel tasarım projelerine yönelinmektedir…
Ülkemizde de
başta İstanbul olmak üzere son 15 yıldır büyük sermayenin kentsel alanlara girmesinin yarattığı dinamiklere uygun olarak; finansa, iletişime ve ulaşıma ilişkin altyapının geliştirilmesine, lüks barınma, konaklama ve eğlence tesislerinin kurulmasına yönelinmiş ve dış kaynaklı yatırımları çekmeye dönük girişimlere öncelik verilmiştir
İstanbul yerel ve merkezi yönetimlerin,
sermayenin kar amaçlı dürtülerine
teslim olmuş ulaşım ve kentleşme politikaları,plansızlık, işsizlik ve yoksulluğun
neden olduğu sorunlar ile boğuşan;
her türlü doğal ve yaşamsal eşiğinin zorlandığı bir mega kent haline dönüşerek uluslararası grafiklere girmeye başlamış ve bu durum çevre illeri ve doğal varlıklarını da çok kritik bir biçimde etkilemeye başlamıştır
BUGÜN İÇİN İSTANBUL
İSTANBUL’UN BOYUTLARI: İstanbul bugün Avrupa Birliğine üye veya aday statüsünde olan toplam 29 ülkenin 20 sinden daha fazla nüfusa sahiptir.
Diğer yandan yine AB üyesi veya aday ülkelerden yaklaşık 7 tanesinin toplam nüfusu kadar nüfusa sahiptir. Diğer bir değişle İstanbul, Avrupa ölçeğinde bakıldığında bir kent, bir ülke boyutunun da ötesinde bir ÜLKELER BLOĞU boyutunda değerlendirilebilir.
İstanbul Türkiye’deki 37 ilin toplamı kadar büyüklükte bir nüfusa sahiptir.
İstanbul’un problemlerine yaklaşım sıradan bir şehrin problemlerine yaklaşım gibi değil, şehirlerden oluşan bir bölgenin planlanması şeklinde düşünülmelidir. İstanbul için hazırlanacak plan; Trakya ve Kocaeli Çevre Düzeni Planları ile uyumlu olmalı ve bir bütünlük arz etmelidir.
Türkiye’nin dünyaya açılan kapısı olan İstanbul üzerindeki fonksiyonel yükler alternatif çıkış kapıları desteklenerek azaltılmalıdır. Aksi halde İstanbul’un problemleri kendi içinde bir kısır döngü haline gelmektedir.
Dünya bankası raporları ve uyum programları doğrultusunda
İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı
ALİ MÜFİT GÜRTUNA
Gelecek” trendlerin eseri olacaktır. 21. yüzyılın en önemli trendi; kosmoslaşmış kentlerin,
varacağı küresel güçleridir. Geleceğin lider kentleri ise; enerjilerini vizyonlarından alacaktır.
Bugün asıl yarış kentler arasında değil; öncelikle vizyonları arasındadır.”
BÜYÜK MARMARA DEPREMİNDEN 3 YIL SONRA,
İstanbul Büyükşehir Belediyesi,
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde “Avrupa Gelecek Konsepti” ile bütünleşme zorunluluğu nedeniyle,
2010 yılını esas alan
Master Plan hedeflerini revize ettiğini;
Avrupa Birliği’ne adaptasyon sürecinde;metropol ölçeğinde uyum sürecini hızlandırmak,
“Bölgesel Gelişim Plan” ve “Stratejilerine” uyumlu olarak
“Kalkınma Modelleri” ile birlikte
“Kentsel Dönüşüm Projeleri” nin yürütüleceğini açıkladı
8-11 Mart 2005
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı
Kadir Topbaş,
Cannes’da düzenlenen 2005 Dünya Emlak Fuarı’na (Küresel Emlak Pazarı) İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak ilk kez katıldıklarını, fuarda İstanbul’un öncelikli yatırım bölgesi olarak ilan edildiğini ve İstanbul’a 20 ila 25 milyar dolar yatırım çekmeyi düşündüklerini kamuoyuna ilan etti.
DOKUZUNCU KALKINMA PLANI 2007-2013
İstanbul’un uluslararası finans merkezi olması sağlanacaktır.
Yargılamanın işleyişinde ve temel unsurlarında hizmet kalitesini artırıcı çabalar sürdürülecek; hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti gerekleri çerçevesinde,yargılama sürecinin hızlı, adil, güvenli ve isabetli şekilde işlemesini sağlayacak hukuksal ve kurumsal düzenlemeler yapılacaktır.
Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı hızlandırmak amacıyla uygun hukuksal ortam sağlanacaktır.
Ve yeni anlayışı meşrulaştıran İstanbul’un
Dönüşüm Planı yaptırılmıştır…
“İstanbul İl Çevre Düzeni Planı ile İstanbul’un kapsamlı bir yapısal dönüşüm sürecinden geçerek küresel ölçekte güçlenmiş bir kent olması amaçlanmaktadır.
Açıklanan dönüşümü gerçekleştirmeye yönelik stratejiler ve kararlar sürdürülebilirlik ilkesi doğrultusunda belirlenmiştir. “
Marmara Bölgesi’nin planları İstanbul ile uyumlu hale getiriliyor…
Tarih: 19 Şubat 2007 Kaynak: İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Büyükşehir Belediye Meclisi, Çevre ve Orman Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Trakya Kalkınma Birliği tarafından imzalanan “1/100.000 Ölçekli Trakya Alt Bölgesi Ergene Havzası İstanbul İl Çevre Düzeni, Kocaeli İl Çevre Düzeni ve Sakarya-Düzce-Yalova-Bilecik Çevre Düzeni Planlarının Uyumlulaştırılması ile Trakya Alt Bölgesi 1/25.000 Ölçekli Çevre Düzeni Planlarının Üretilmesi”ne ilişkin protokolü onayladı.
Protokolle, Marmara Havzası’ndaki Çevre Düzeni Planları ile İstanbul İl Çevre Düzeni Planlarının birlikte değerlendirilerek uyumsuzlukların belirlenmesi ve Marmara Bölgesi genelinde plan bütünlüğü ile uyumunun sağlanması amaçlanıyor. Bu kapsamda Marmara Bölgesi planlanmak üzere iki ayrı alt bölgeye ayrıldı. İstanbul, Kocaeli, Yalova, Sakarya, Düzce ve Bilecik 1. Etap Planlama Alt Bölgesi, Çanakkale ve Balıkesir illeri ise 2. Etap Planlama Alt Bölgesi olarak belirlendi. 1. Etap Planlama Alt Bölgesinde yürütülecek planlama çalışmalarını protokol kapsamına alınırken, Çanakkale ve Balıkesir İllerindeki planlama çalışmaları ise, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın gözetiminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile söz konusu şehirler birlikte yürütecek.
Keşan’da
Doğan, bu aşamada il, ilçeler ve beldelerde bilgilendirme toplantıları yapıldığını anımsatarak, ”1/25.000 ölçekli planlarda yapılaşma planlı olacak. Hem yasal boyutta yapılma zorunluluğu olan işlemler, bunun yanında hakikaten yaşadığımız çevreyi, toprağı en azından yaşadığımız tüm ortamı düzenleyen şekillendiren ona bir şekil veren yapılanmalardır” dedi.
Bugüne kadar birçok ilçede yapılan toplantılarda vizyon oluşturulmasına çalışıldığını belirten Doğan, şunları kaydetti:
”Toplantılarda ortaya çıkan fikirler ve düşünceler tutanaklar halinde İstanbul Metropolitan Bürosuna iletildi.
Fakat bu aşamada elimize bir değerlendirme geçti. 1/100.000 ölçekli plan içinde düşünülen revizyonlar ve öneriler konulu değerlendirme notu.
Mesela alınan kararlar var, bu notta.İzmit köprüsü, Çanakkale Köprüsü, oradan geçmesi muhtemel bir boğaz otobanı ve akabinde hızlı tren projesi. Biz bunları bir daha (değerlendirelim) diye bu toplantıları yapıyoruz.‘
Çok merkezli planlama yaklaşımının felsefesi; ulaşım ve iletişim teknolojisindeki gelişmeler doğrultusunda orta büyüklükteki merkezlerin sayısını çoğaltarak ve etkinliğini arttırarak, ara kademe kentsel çekim noktaları ve kentsel merkezler oluşturmaktır.
İSTANBUL İÇİN BÖLGESEL YAKLAŞIM
Bugüne kadar göçe dayalı olarak geliştirien, sorunları ister göçün çıkış noktası olan kırsal alanlarda, ister varış noktası olan İstanbul’da çözmek üzere uygulanan ve/veya uygulanmaya çalışılan plan ve projelerde edinilen deneyimler sonucunda anlaşılan; sorunların ne çıkış ne de varış noktasında çözülebildiği gerçeğidir. Bu da çözümün, göçe çıkış veren kırsal bölgeler/kentler ile göçü çeken bölgeler/kentler arasında yer alan kentsel merkezlerde ve/veya kentsel merkezlerin oluşturulmasında yattığını göstermektedir.
İstanbul Türkiye’deki 37 ilin toplamı kadar büyüklükte bir nüfusa sahiptir. İstanbul’un problemlerine yaklaşım sıradan bir şehrin problemlerine yaklaşım gibi değil, şehirlerden oluşan bir bölgenin planlanması şeklinde düşünülmelidir.
İstanbul için hazırlanacak plan; Trakya ve Kocaeli Çevre Düzeni Planları ile uyumlu olmalı ve bir bütünlük arz etmelidir.
Türkiye’nin dünyaya açılan kapısı olan İstanbul üzerindeki fonksiyonel yükler alternatif çıkış kapıları desteklenerek azaltılmalıdır. Aksi halde İstanbul’un problemleri kendi içinde bir kısır döngü haline gelmektedir.
Çok merkezli ve dengeli mekansal gelişme yaklaşımının, Marmara Bölgesi ve İstanbul bütününde uyarlanmasının iki yönlü katkısı olabilecektir. ?
• İstanbul’un halen üstlendiği, fakat yürütmekte zorlandığı rolün, Marmara Bölgesi’ndeki diğer kentsel merkezlerce paylaşılması
• Ülkenin diğer bölgelerinde görüldüğü gibi, Marmara Bölgesi içerisinde de görülen alt-bölgesel ve yerel gelişmişlik farklılıklarının dengelenmesidir.
Bu doğrultuda, İstanbul’da yer seçmiş olan ve halen faaliyetlerini sürdüren, ancak güncel ilişkiler bütününde artık İstanbul’da konumlanmasının herhangi bir avantajı kalmamış olan işletmelerin ve faaliyetlerin, Marmara Bölgesi içerisinde alternatif yerlere taşınması olanakları araştırılmalıdır.
Üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da; dengeli bölgesel gelişmenin/kalkınmanın J gerçekleştirilmesi, kent içi ve bölgesel faaliyetlere işlerlik ve verimlilik kazandırılması, sağlıklı mekanizmaların yaşama geçirilmesi ve yığılmaların sıçramalara dönüştürülmesi için merkezi hükümet ve yerel yönetimlerin konuyu benimsemesi,
İlgili taraflar (Marmara ve Boğazları Belediyeler Birliği, Bölge Kalkınma Ajansları, belediyeler, ticaret ve sanayi odaları, girişimci ve yatırımcılar, iş ve finans çevreleri) arasında işbirliğinin sağlanması gerekmektedir. Not: DPT raporu
İstanbul’da üretim tesislerinin dağınık yerleşikliği, onların çevrelerine yerleşenlerle yağ lekesi gibi yayılmalarını beraberinde getirmekte ve işgücünün konut yer seçim tercihi de bunların hemen yanı başındaki mekanlar olmaktadır. Hem sanayi yoğunluklu mekanlarda, hem de merkezi iş alanları gibi ticaret ve hizmet yoğunluklu mekanlarda gerçekleşen bu tür yatay yayılmaların önüne geçilmelidir. Yayılarak değil, sıçrayarak büyüme stratejisi model alınmalıdır. Aksi taktirde, kütleleşen işlevler sarmalına İstanbul ilerde de girecek ve bu süreç İstanbul’un ekonomik ve sosyo-mekansal düşüşünü devam ettirerek megapolden metropole dönüşümünü engelleyecektir.
Dolayısıyla, İstanbul’un sağlıklı bir yapıya kavuşturulabilmesi için çok merkezlilik ilkesine dayalı sıçramalı büyüme politikası benimsenmeli ve hem kent hem de bölge düzeyinde uygulanacak mekansal stratejiler bu yönde geliştirilmelidir.
İstanbul İli’nin yılda aldığı yaklaşık 1 milyon düzeyindeki göç eden nüfusun öncelikli olarak Marmara Bölgesi illerini birini tercih ederek başka bir yere göç etmesi,
Bölge’ye yönelik göç destinasyonlarına İstanbul’a uğramaksızın varılmasının sağlanmasını gündeme getirmektedir.
Bu bağlamda, İstanbul’u ana destinasyon
olarak gören göçerlerin alternatif çekim odaklarına yönlendirilmesi de stratejik önem kazanmaktadır. Aksi taktirde, İstanbul’un nüfusu artmaya devam edecek ve yapılan tahminlere göre 2017 yılında 16-17 milyon olması öngörülen eşik nüfusuna gelecekolup, 2023 yılında da hiç bir önlem alınmaması halinde 22-24 milyon nüfusa doğru
ilerleyecektir. olup, 2023 yılında da hiç bir önlem alınmaması halinde 22-24 milyon nüfusa doğru ilerleyecektir.
Yukarda belirtilen sakıncaların önüne geçilmesinin en etkin startejik araçlarından
birisi de sanayi istihdamının İstanbul dışına desantralize edilmesidir.
Bu çerçeveden olmak üzere İstanbul Metropoliten Alanı içerisinde yer alan İkitelli, Tuzla, Dudullu,
Beylikdüzü Organize Sanayi Bölgeleri ile Tekstilkent’te doygunluk düzeyinin
sağlanması ve buralarda halen 172.000 düzeyinde olan sanayi istihdam hacminin üzerine 223.000 istihdam hacminin daha eklenerek, toplam 395.100 düzeyindeki kendi istihdam kapasitesine çıkartılması hedeflenmiştir.
Ancak, desantralizasyon politikası açısından önem arz eden esas konu ise İstanbul Metropoliten Alanı’nın yakın çevresinde yer alan Gebze, Çorlu ve Çerkezköy Organize Sanayi Bölgeleri’nde halen 86.100 düzeyinde olan istihdam hacminin
üstüne 374.000 istihdam hacminin eklenerek, buralarda toplam 460.100 düzeyinde istihdam hacmine varılmasının hedeflenmesidir
Yapılan çalışmalar sonucunda İstanbul’un çevre illerle olan mevcut ve potansiyel ilişkilerinde Bölge İlleri’ni; Trakya, Kuzey Marmara, Güney-batı Marmara ve Güney-doğu Marmara Alt-bölge kümeleri altında gruplandırılmıştır.
İSTANBUL’UN DESANTRALİZASYONU VE BÖLGESEL GELİŞME
Yarışan metropoller sisteminde,
* İstanbul’un yapısal yetersizliklerini gidermesi
* Gereksiz işlevlerden kendini arındırması gerekmektedir.
Bu doğrultuda, kentsel maliyetlerini desantralizasyon yoluyla hem metropol hem de bölge düzeyinde uygun ölçek ekonomileri yaratarak düşürmesi kaçınılmazdır.
Marmara’da “çok merkezli ve dengeli mekansal gelişme ve kalkınma modeli” için; Fiziki desantralizasyon
İstanbul’da yer seçmiş olan ancak güncel ilişkiler bütününde artık İstanbul’da bulunmakla bir üstünlük elde edemeyen işletme ve faaliyetler
İstanbul’da yer seçmeyi düşünen, fakat en az aynı getiri düzeyini ülkenin ve Marmara Bölgesi’nin diğer yerlerinde konumlanarak yakalayabilecek olan, potansiyel işletme ve faaliyetler
İzmit Körfez’i üzerinden köprü geçişi ile Kuzey Marmara’dan Yalova’ya inilmesi, Bursa’ya yönelecek ve oradan da Balıkesir-İzmir ve Eskişehir-Afyon’a ayrılacak yük taşımacılığını etkileyecektir.
Bu akışın tersi düşünüldüğünde ise Güney Marmara, Ege ve İç Anadolu ürünlerinin Marmara ve İstanbul gibi işleme merkezlerine ve tüketim pazarlarına ulaşımı kolaylaşmış olacaktır. Karayolu güzergahlarının yanı sıra Gemlik ve Mudanya Limanları’nın daha etkinlikle kullanılarak, yük ve yolcu taşımacılığının deniz ulaşımına kaydırılması sonucu,
Doğu Marmara karayolu aksları üzerindeki akışlarda gözlenen aşırı yığılmaların önüne geçilebilecektir. Yenikapı-Mudanya arasında yakında başlatılacak hızlı feribot seferleri bu konuda belli bir katkı sağlayacak olup, Yenikapı-Yalova seferlerinin sıklaştırılması bu katkıyı daha da arttırabilecektir.
Güney-doğu Marmara Alt Bölgesi’nin gelişme eğilimleri incelendiğinde, ileriye yönelik olarak söylenebilecekler; Bursa’dan çıkarak İnegöl üzerinden Bozüyük’e varan ve Eskişehir’e uzanan sanayi ağırlıklı gelişme aksının; Kuzey Marmara’daki İstanbul -İzmit-Adapazarı-Düzce sanayi hattıyla, Bozüyük-Bilecik-Adapazarı koridorunun açılarak buluşturulmasıdır
Yukarıdaki yaklaşımın gerçekleşmesi için, demiryolu güzergahının da özellikle yük taşımacılığında etkin bir biçimde kullanılması gerekmektedir. Bunun getireceği fayda; Bozüyük ve Bilecik kökenli üretimlerin dış pazarlara taşınmasında hem Gemlik Limanı’nın kullanılması, hem de Yenişehir Havalimanı’na işlerlik kazandırılması olacaktır
Ana Gelişim Senaryosu, Vizyon ve Amaçlar İstanbul’da konumlanmış olan sanayinin doğuya doğru yönelme ve genişleme eğiliminin planlı bir şekilde bölgedeki planlara ve bölgenin hassasiyetlerine uygun olarak yönetilmesi ve bu süreçte sanayi yatırımlarının, altyapının ve işgücünün niteliklerinin arttırılması planın ana senaryosunu oluşturmaktadır
Bölgenin vizyonu; “Stratejik konumu ve işbirliği ağlarından güç alan, çok yönlü ekonomik yapısı ile değer üreten, zengin beşeri potansiyeliyle geleceğe yön veren, ya- şam kalitesi ile fark yaratan, insan ve bilgi odaklı, yeniliklere açık, küresel rekabette lider ve sürdürülebilir kalkınmada MARKA bölge olmak!” şeklinde belirlenmiştir
Sonuç yerine…
Alternatifi olmayan ve insanoğlu tarafından üretilmeyen üç doğal kaynak; hava, toprak ve “su”dur. Bu üç doğal kaynak da birbirleriyle ilişkili ve ayrılamaz bir bütündür. Bütünün parçalanması tüm yaşamı felakete getirir. Bu nedenle üç kaynağın da temel yaşam hakkı olarak görülmesi ve kabul edilmesi gerekir. Hiçbiri ticari amaçlara alet edilmemelidir. Ancak süreç, canlıları temiz havaya, temiz suya ve toprağa hasret bırakacak şekilde gelişmektedir.
Çevrecilik insan yaşamını doğrudan ilgilendiren sorunların çözümünü kısa vadede yaratılan olanaklarda arayan , sorunların kaynağına ilişkin çıkarımlarda bulunmayan hareketleri tanımlamak için kullanılır.
Ekolojizm kavramı ise, en temelde insanın doğa ile kurduğu ilişkiyi sorunsallaştıran, çevre sorunlarının sadece insanlar üzerindeki etkisi ile değil aynı zamanda diğer varlıklar üzerindeki etkisini de değerlendirmeye katan, bütüncül bakış açısına sahip yaklaşımları tanımlamak için kullanılır.
Ekolojistler, her şeyden önce, insan-doğa ilişkisine dair yeni bir tanımlama ile ekolojik krizin aşılabileceğini söylerler.
Liberal çevrecilik çevre lobileriyle, avukatlarla, mühendis,mimar ve kamu görevlileriyle birlikte tatsız bir gösteri sahneleyen yırtıcı sanayicilerin rahatsız vicdanlarını sağaltacak bir merhem oldu. Bu topluluk için doğa asıl olarak bir doğal kaynaklar toplamıdır. Düzenledikleri çevrecilik gösterisinin amacı erdeme ve daha fazla yarara değil, asgari zarara dayanan bir ahlak uyarınca vicdanlarını rahatlatmaktır. Bu bağlamda, örneğin büyük bir orman küçük bir korulukla, geniş bir sulak alan küçük, “iyileştirilmiş” bir yaban yaşam korunağıyla “değiş tokuş” edilir.
Çevrecilik oyununun “kurallarıyla oynamak” doğal dünyanın, baskı altındaki insanların, en sonunda her şeylerini yitirene dek, ellerinde bulunanları yavaş yavaş kaybetmeleri demektir. Liberal çevrecilik toplumsal statüko uyarınca yapılandığı sürece mülkiyet hakları kamu haklarına, güçlülük ise güçsüzlüğe her zaman galebe çalacaktır. Söz konusu olan şey bir orman, bir sulakalan ya da verimli bir tarım alanı olsun, bu “kaynaklar“ ın sahibi olan “geliştirici kişi” her tür anlaşmanın kurallarını kendisi koyacak, sonunda da zenginliğin ekolojik duyarlılığa galip gelmesini sağlayacaktır.
“Zaten, liberallerin yaklaşımını bu denli etkisiz kılan şey, liberal çevreciliğin bugünkü toplumsal düzeni, soluduğumuz hava ve içtiğimiz su gibi verili bir şey olarak kabul etmesidir. Dolayısıyla, herhangi bir “uzlaşma”nın ya da “değiş tokuş”un kuralları da, tıpkı satranç oyununun kurallarının ve satranç tahtasının yapısının oyuncuların hamlelerini önceden belirlemesi gibi, aklın ve ahlakın gerektirdikleri tarafından değil, egemen olan düzenin kendisi tarafından belirleniyor.”
Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Üyesi Av. Can Atalay”Toplum halinde yaşayan insanların aralarındaki ilişkileri adaletle ve sosyal faydaya göre düzenleme amacını güden ve yürürlüğü bir ceza ile sağlanmış bulunan kaidelerin tümüdür.
Daha kısa bir tanım şöyledir. Toplumu düzenleyen ve Devletin uygulama gücü ile desteklenmiş kuralların tümüne hukuk denir. Bu kurallar toplum düzenini sağlayan sosyal kurallar olup, devletin desteğine ve zorlamasına sahiptir. Kurallara uyulmadığı takdirde, kişiler ve kuruluşlar karşılarında Devleti ve onun gücünü bulurlar. Devlet hukuk adı verilen kurallara karşı kişilerin yaptığı hatalardan dolayı onları maddi olarak tazmin etmeye zorlar. Yaptırımlar genellikle maddi olarak gerçekleşir. Bu durum hukuku ahlak ve din kurallarından ayırır. Ahlak ve din kurallarının cezası manevidir.
Toplum düzeni ve yaşam koşullarının bütünü olarak kabul edilen ve Devlet gücü tarafından zorlamayla da olsa güvence altına alınan hukuk, insanların birbirleri ve çevreleri ile olan ilişkilerini de ele almak durumundadır. İnsanların ve diğer canlıların biyolojik , psikolojik ve fiziksel olarak hayatlarını idame ettirebilecekleri en uygun çevre, şüphesiz hukukun da en önemli gayelerinden birisidir. Temiz bir çevrede yaşamak, yani gürültüsüz, suyu kirli olmayan, havası temiz ve doğa güzelliklerinden faydalanmak insanların en tabii hakkıdır. Hukuk, kişilerin her türlü haklarını koruma ve düzene koyma gayesi güder.
Çevre
Tüm canlı faaliyetlerinin hemen veya uzun süre içinde etkileşim halinde bulunduğu mikro ve makro sistemlerin tümüne verilen bir isimdir. Diğer bir ifade ile İnsan faaliyetleri ile sürekli etkileşim içinde bulunan ortamdır.
Çevre Hukuku
İnsanı ve insanın çevresinin doğal şartlarını inceleyen bir hukuk sistemidir.
Hukukun Amacı
İnsanlar arası ilişkileri düzenlemek ve toplumda adaletli bir yaşam biçiminin yerleşmesini sağlamaktır.
Hak Ve Hukuk
Kişinin hukuk tarafından korunan ve bu korunmadan yaralanıp yaralanmayacağı kendi iradesine bırakılmış olan menfaatlerine hak denir. Dolayısıyla bir kişinin herhangi bir menfaatini hak olarak ileri sürebilmesi için, hukuk düzeninin bu menfaati tanıması ve koruması gerekir.
Hukuk kuralları kişilere göre değişmez. Objektiftir ve herkesi bağlayıcıdır. Hak ise, sübjektiftir, özeldir ve isteğe bağlıdır. Kimse sahip olduğu hakkı kullanmaya zorlanamaz. Hak’tan yararlanma tamamen kişinin arzu ve iradesine bırakılmıştır. Hak, hukuk düzeninin kişiye tanıdığı menfaat ve verdiği yetki olduğu için Hukuk İlmi’nin özü sayılmaktadır.
Ahlak Ve Hukuk
Ahlak, iyilik ve doğruluk yolunda insanın uymak yükümlülüğü duyduğu manevi görevler ve bunlara ilişkin kurallardır. Ahlak kuralları insanın kendi vicdanına karşı olan görevlerini gösterdiği gibi, aynı zaman insanın diğer insanlara karşı görevlerini de belirler. Söz konusu ahlak kuralları insanların iyi ve dürüst olmalarını, kendilerine veya başkalarına zarar verecek davranışlardan sakınmalarına öngörür.yazılmıştır. Hukuk kuralları kanun dışında muhtelif mevzuat formunda olabileceği gibi, yargısal kararlar ve bilimsel ictihadlar (görüşler ) halinde ortaya konmuştur.
Ahlak kurallarından bazıları nispî özellik taşır. Zaman ve yere göre de değişebilir. Ne var ki ahlakın özü, onun iyiliğe yönelmiş durumu ve amacı değişmez. Ahlak kuralları, hukuk kuralları gibi toplum düzenini sağlar. Bu yüzden ahlak kuralları ile hukuk kuralları geniş bir alanda birbirleri ile kaynaşmış durumdadır. Hukukun benimsediği birçok ilke, aynı zamanda ahlak kuralı olduğundan, ahlaka aykırı bir davranış çoğu zaman hukuka da aykırıdır.
Esas olarak Ahlak ve Hukuk kuraları arasında farklılıklar vardır. Bunlar;
- Ahlak kişinin kendi vicdanına karşı görevleri belirtirken, hukuk bu görevle ilgilenmez.
- Ahlak kurallarının emir ve yasaklarına aykırı hareket bulunanlara karşı toplum tarafından ayıplama ve kınama uygulanırken, hukuk kurallarına uymayanlar devlet gücüyle gelen bir zorlamayla ve maddi yaptırımla karşı karşıya kalırlar. Devletin uyguladığı mahrumiyet, hapis cezası, seçme ve seçilme haklarını kaybetme ve para cezası gibi yaptırımlar olarak sıralanabilir.
Biçim yönünden de ahlak ve hukuk kuralları farklılık gösterir. Ahlak kuralları herhangi bir şekilde yazılıp yayınlanmadığı halde, hukuk kuralları kanun formunda
Adalet Ve Hukuk
Bir toplumda bulunan çeşitli çıkarlar arasında dengenin sağlanması için, kimin neye hakkı olduğu ve nelerin kime ait olduğu yolunda, akıl ve duygu aracılığı ile yapılabilecek bir değerlendirme gerekir. Bu değerlendirmenin ölçüsü insanlardaki adalet duygusudur. Adalet herkese hak ettiğinin verilmesi ve ait olduğunun tanınması yolunda insanın yaptığı akıl ve duyguya dayalı bir yargıdır. Adalet ile hukuk arasında ayrılmaz bir bağlantı vardır. Toplumdaki hukuk, ahlak ve din kuralları ile adaletin gerçekleştirilmesini çalışılır.
Hukukun Yararları
- Toplumda barışı sağlar, huzursuzluk ve çatışmaları önler.
- Toplumda güveni sağlar. Bireylerin kaba kuvvete ve haksızlıklara karşı korunmasını temin eder.
- Bir ülkede insanın en önemli dayanağı, hukuk kurallarının herkes hakkında eşit olarak uygulanacağına ait inancı ve güvenidir. Adalet mülkün temelidir.
- Hukuk toplumda eşitlik sağlar. İnsanlar arasındaki ayrıcalıkları göz önüne almaksızın, hukuk herkese aynı biçimde uygulanır.
Hukukun Bölümleri
Hukuk genelde Kamu (Amme) Hukuku ve Özel Hukuk diye iki gruba ayrılır. Devletin egemenliğinin söz konusu olduğu hukuk bölümüne “Kamu Hukuku” denir. Eşitliğin ve irade özgürlüğünün söz konusu olduğu hukuk bölümüne de “Özel Hukuk” adı verilir. Aralarındaki sınır kesin değildir. Bu sınırın zamana, ülkelere, politik ve ekonomik şartlara göre değiştiği görülmektedir. Kamu Hukuku ve Özel Hukukun daha alt derecelerindeki sınıflandırılmaları aşağıda verilmiştir.
Kamu Hukuku
Anayasa Hukuku : Devletin yapısını, işleyişini ve devletle fertler arasındaki ilişkileri siyasi açıdan inceler. Devlet içindeki yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbiriyle olan ilişkilerini düzenler.
İdare Hukuku: Devlet mekanizmasının işleyişini ve devlete ait işlerin görülmesini düzenleyen kuralların tümü, idare hukukunda ele alınıp incelenir. Amacı kamu hizmetlerinin görülmesini sağlamaktır.
Ceza Hukuku : Suç sayılan eylemleri ve devletin suçlulara uygulayacağı cezaları belirten kurallar grubu ceza hukukunu oluşturur.
Usul Hukuku : Yargı organlarının ( mahkemelerin ) yargılama sırasında takip edecekleri yöntemleri yani usulleri düzenleyen bir hukuk dalıdır.
Devletler Arası Hukuk ( Devletler Umumi Hukuku ) : Devletlerin barış ve savaş zamanlarında birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen hukuk dalıdır.
Özel Hukuk
Medeni Hukuk ( Şehir Hukuku ) : Kişi, aile, miras, eşya ve borç ilişkilerinin düzenlendiği özel hukuk dalına Medeni Hukuk denir.
Ticaret Hukuku : Ticari ilişkilerin düzenlendiği ve incelendiği hukuk dalıdır.
Devletler Özel Hukuku : Değişik uyruklu kişiler arasındaki özel hukuk ilişkilerinin, hangi devletin hukukunun uygulanacağı konusunu düzenleyen bir hukuk dalıdır. Vatandaşlık hukuk ile yabancıların hukuku da bu dalda ele alınır.
Karma Nitelikli Hukuk Kolları
Karma nitelikli hukuk kollarından Çevre Hukukunu ilgilendiren kısmı İş Hukuku ve Borçlar Hukuku’dur.
İş Hukuku
işçilerle işverenler ve bunlarla devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen ve inceleyen hukuk dalıdır. Buna bağlı olarak Sosyal Güvenlik Hukuku çalışanların haklarını ve geleceklerini garanti altına almak ve iş güvenliğini sağlamak amacını güder.
İş hukuku işveren veya işveren vekili olarak görev yapacak mühendisler için önemlidir. İş hukuku içinde ele alınanlar konular arasında yer alan İş Güvenliği’ne ait mevzuat mühendisler tarafından iyi bir şekilde bilinmelidir. İş güvenliği mevzuatı hukuki esaslar dışında fen ve sanat kaidelerine ve teknik esaslara dayanır. Bu kaide ve esaslar, insan hayatını koruma amacına yönelmiş şekilde, İş Kanunu’na, İş Güvenliği Tüzükleri’ne ve Yönetmeliklere yazılmıştır.
Mesleğini iyi bilen ve emri altında çalışanların hayatlarına değer veren bir mühendis, bu husustaki mevzuattı tamamıyla bilip uygulamalıdır. Ancak böyle yapılırsa iş kazaları önlenebilir. İş gücü kaybı azaltılır. Sakat kalmalar ve ölümler en aza indirilebilir.
İş Güvenliği prensipleri insanlarda doğal olarak bulunan dikkatsiz ve tedbirsiz davranışları engellemek ve bunlardan meydana gelebilecek kazaları azaltmak ve bunlardan dolayı ortaya çıkacak yaralanma ve ölümle sonuçlanmasını mani olmak amacına yönelmiştir.
Borçlar Hukuku
Yürürlükte bulunan borçlar kanunu kişiler arasındaki, borç ilişkilerini düzenler. Kişiler arasındaki borç ilişkilerinin kaynakları sırasıyla;
Sözleşmeler
Haksız fiiller (eylemler)
Haksız kazanç (sebepsiz zenginleşmeden ileri gelen durum )
Borçlar kanunu bunun yanında borçların ödenmesi (yerine getirilmesi) hükümlerini ve uygulanacak yaptırımları gösterir. Ayrıca kanunda kişiler arasındaki sözleşmelerin düzenlenmesine ilişkin hükümler mevcuttur.
Mühendis, işveren vekili, işveren ve benzeri görevler nedeniyle Mühendisler meslek hayatları boyunca muhtelif sözleşmelerle borç altına girmektedir. Bu konuda hazırlanan sözleşme taslağının konunun uzmanı hukukçuya gösterilmesi yerinde bir davranış olmaktadır.
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şb. Gnl. Sekreteri Yüksek Mimar Mücella Yapıcı”Kent ve çevre sorunları, her zaman Mimarlar Odası’nın önemli çalışma alanlarından birini oluşturmuş; bu çerçevede, kontrolsüz kentleşmenin, gerçek anlamda bir planlama politikasının eksikliğinin ve kentsel rantların ulaştığı boyutların yarattığı kentsel sorunlar çalışma programlarında öncelikli olarak yer almıştır. 1950’li yıllardan bu yana yaşanan bu sorunlar, yaşanan küreselleşme süreciyle birlikte yeni bir ivme ve içerik kazanmış; kentsel ve çevresel sorunlar artık yerel olmaktan çıkarak küresel sorunlar haline gelmiştir. Kentler hızla kimliklerini yitirmekte, bir örnekleşmekte; bunun yanı sıra da, kentliler arasında sosyal sınıflara dayalı bir mekânsal farklılaşma ve kopukluk yaşanmaktadır.
Bu çerçevede, 1980’lerin başından bu yana İstanbul’da yaşanan kentsel gelişme, ciddi biçimde kaygı vericidir. Büyük kısmı kaçak oluşmuş bir varoşlar cenneti olan kentte, planlı alanlarda yaşanan gelişme de, planlamayı ciddi biçimde sorgulamayı gerektirecek ölçüde çarpık ve hukuk dışı oluşmaktadır. Planlamadan anlaşılan, yapılmak istenen ya da yapılmasına karar verilen her mekânsal kullanımın prosedür gereği kâğıda döküldüğü bir sürece dönüşmüştür. Kent bütünden kopuk parçacıl bir planlama yaklaşımının egemen olduğu, “plan yerine proje” yaklaşımının benimsendiği, planın bir projeler toplamına dönüştürüldüğü günümüzde, kentsel ve çevresel sorunlar artık bu çevrelerde yaşayanların sorunları olarak algılanmaktan çıkarılarak, serbest piyasanın kurallarına terk edilmektedir. Yaşanan bu kritik ve tehlikeli süreç aynen devam ettiği takdirde, önümüzdeki yıllarda, kent ve çevre sorunlarının boyutlarında daha da kontrol dışı bir gelişme beklenmelidir.
Bu çerçevede kent ve çevre sorunları, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin 40. dönem çalışmalarında da önemli bir yer tutacaktır. Çalışmalarda öncelikle İstanbul’un kentsel ve çevresel sorunları ağırlık taşımakla birlikte, sorunların ülkesel ve uluslararası boyutlarının da izlenmeye çalışılacağı bir perspektif hedeflenmektedir.
Komitenin gündeminde olan çalışmalardan bazıları bu dönemde de ağırlıklı bir yer tutacaktır. Tarihi Yarımada (Suriçi) Koruma Amaçlı İmar Planı, İstanbul’un içme suyu havzalarında yaşanan gelişmeler, Boğaz geçişleri ve 3. Köprü girişimi, 1/100.000 Ölçekli İstanbul İl Çevre Düzeni Planı bu anlamda, başlamış ve devam edecek çalışmalardır. ”

Serbest Kürsüde söz alan Avukat Selçuk GEDİKLİ” Sakarya’da 1.Organize Bölge için dava açtık kazandık.Ancak Kanun dinlemeyenler dava sonucunun olumsuz olacağını bildikleri için çalışmaları sürdürdüler.Hukuk sadece normal vatandaş için olunca bu çarpıklıklar devam edip gidiyor.Yurttaş olarak haklarımızı iyi bilirsek istedikleri gibi davranamazlar.”

Türk Kadınlar Birliği (TKB) Sakarya Şube BaşkanıTevhide Yağan” Bu gün çok şeyler öğrendik Kadınlar olarak Çevremize sahip çıkacağız”dedi.






































































